BRÜKSEL'DE BİR HAFTA (BRÜKSEL VE BRUGGE NOTLARIM)

gitarisyen

Aşk şarkıları söylemeyi bıraktığımız gün her şeyimizi yitirdik biz. İşte o yüzden durmadan aşk şarkıları söylüyorum.

 

Ne ölümler yaşatırım

İçimde ben

Hiçbiri kalmaz kendime

Bir karlı bahar açar

Gözlerimde yankısız

Kendimi öldürmekten

Yenik düşerim kendime...

Bu sitenin içeriğinden tam olarak faydalanabilmek için sisteminizde

 

JAVA ve FLASH PLAYER

 

yüklü olmalıdır.

 

BRÜKSEL'DE BİR HAFTA (BRÜKSEL VE BRUGGE NOTLARIM)

 

Yaklaşık bir haftadır bulunduğum Belçika'nın başkenti ve Avrupa Birliği için özel öneme sahip bir şehir olan Brüksel'den dün gece döndüm. Brüksel'de bulunma sebebim; bir Avrupa Birliği organizasyonu olan "Open Days" programına katılmaktı. Bu sene onuncusu yapılan bu programda, Avrupa Birliği'ne üye ülkelerden gelen uzman konuşmacıların çeşitli konulardaki projelerini ve sunumlarını dinleyip, sorular sorabiliyorsunuz. Bu projeler Avrupa Birliği'ne üye ülkelerdeki işsizlik sorunundan tutun da, şehirciliğe, kaynakların artırılmasına kadar çok çeşitli ve geniş alanlarda çözüm ve işbirliği önerileri getirmeyi amaçlıyor. Genellikle Ekim ayında yapılan bu programa katılmak isterseniz, www.opendays.europa.eu sitesinden kaydınızı  yaptırıyor ve daha sonra (yaklaşık 30 seminer/konferans konusu arasından) katılmak istediklerinizi seçiyorsunuz. Daha sonra size (seçtiğiniz konuların hepsine olmasa da) bazı programlara kabul edildiğinize dair e-posta yoluyla bir yazı gönderiyorlar. İşte ben de bu sene yaklaşık bir hafta süren bu oturumların bazılarına kabul edildim ve Brüksel'de bir yandan bu toplantılara katılırken bir yandan da ilk defa gittiğim Brüksel'in tadını çıkarıp şehrin görülmeye değer yerlerini keşfetmeye çalıştım. Türkiye'ye döner dönmez de sıcağı sıcağına Brüksel (ve Brugge) izlenimlerimi aktarmak istedim.

 

İLK İZLENİMLER VE GENEL GÖRÜNÜŞ:

 

Brüksel'e inerken uçaktan kuş bakışı ilk gördüğüm şey şehrin düzeni, yeşilliği, temizliği ve bakımı oldu. Araziler ve yollar neredeyse cetvelle çizilmiş kadar düzenli ve müthiş bir yeşillikle karşılaşıyorsunuz. Yine evlerin yerleşimi de çok düzenli. (Zaten şehir merkezindeki binalar dışında genellikle tek ya da iki katlı binalar göze çarpıyor her tarafta.) Yeşillik ve yeşilin korunmuş olması beni çok etkiledi. Bir bina, yol ya da yapı üretirken, yeşillik bir alanla ya da ağaçlarla karşılaştıklarında o yeşilliği ya da ağaçları yok etmek yerine projelerini çevresinden geçirmişler. Bu doğal güzellik anlayışı şehrin içinde gezerken de her yerde kendini gösteriyor. Her yerde yemyeşil alanlara rastlamanız mümkün. Yine ayrıca kültürel ve tarihsel miraslarına da çok iyi sahip çıkmış ve korumuşlar. Brüksel'de neredeyse her sokakta tarihi bir yapıya, müzeye, bir heykele, ortaçağdan kalma bir kiliseye rastlamak mümkün. Zaten Brüksel'in bir "sürprizler şehri" olduğu söyleniyor. Herhangi bir ara sokağa girdiğinizde sizi, hiç aklınıza gelmeyen muhteşem binaların, binaların duvarlarına yapılmış "Art Nouveau" tarzı resimlerin ya da çeşitli ilgi alanlarına göre küçük müzelerin karşılaması çok sıradan bir şey. Yine şehirde (hatta Belçika'nın genelinde) heykelcilik de çok gelişmiş ve neredeyse her binanın üzerinde, yanında ya da yolun ortasında veya kenarında çeşitli tarihi heykellerle karşılaşabiliyorsunuz.

 

Brüksel'de dikkatimi çeken özelliklerden birisi de bütün dükkânların akşam saat 18:00'da kapanması oldu. Özellikle saat 20:00'den sonra hiçbir açık yer kalmıyor. Sadece Grand Place çevresindeki bazı lokantalar ve bazı gece kulüpleri açık. Bu yüzden alışveriş yapacaksanız mutlaka 18:00'den önce işinizi bitirmeniz gerekiyor.

 

Brüksel'e gitmeden önce Türkiye'de yaptığım araştırmada ve gidenlerin söylediklerine göre mutlaka gezilmesi gereken bazı yerler olduğunu öğrenmiştim. Bunlardan bazıları Grand Place, Atomium, Leopold Parkı, Botanik Park, İşeyen Çocuk (Manneken Piss) Heykeli, Lüksemburg Meydanı, Comic Book Strip Centre denilen Çizgi Roman Müzesi, Parlamento binası, Kraliyet Sarayı ve bunun gibi yerlerdi. Brüksel'de bulunduğum süre içinde bunların çoğunu dolaştım.

 

İKLİM VE HAVA DURUMU:

 

Brüksel'de genellikle her mevsim yağışlı okyanusal bir iklim hakimmiş. Kışları serin geçermiş. Ancak Türkiye iklimine alışık olan bizler orada bulunduğumuz süre içinde epey bir üşüdük. Hava güneşliyken birden soğuyabiliyor veya aniden yağmur yağabiliyordu. Sabahları genellikle 5 derece civarında bir sıcaklıkla karşılaşıyorduk ve bu da bizi haliyle üşütüyordu. Havası (özellikle bu mevsimde) soğuk ve genellikle yağışlı olduğundan Brüksel'de yaşayanlar sıcak havalarda bile kalın giysiler giyiyorlardı. Çünkü demin söylediğim gibi hava güneşliyken aniden soğuk hava dalgasıyla birlikte bardaktan boşanırcasına yağmur başlayabiliyordu. Bu havaya alışık olan yerli halk genellikle şemsiyesini yanında taşıyor.

 

ŞEHİRDEN, İNSANLARDAN VE SOSYAL YAPIDAN İZLENİMLER:

 

Brüksel'de bulunduğumuz süre içinde (30 kişilik grubumuzla birlikte) kalacağımız otelin adı "Hotel Bloom"du. Bu otel, Botanik Park'ın yanında Saint Marie caddesi üzerinde bulunuyor. Üç yıldızlı bir otel ve bünyesinde bir yemekhane, restaurantla toplantı odası barındırıyor. Otelimizdeki odalarımıza yerleştikten sonra ilk işimiz hemen bir şehir turuna çıkmak oldu. Aşağıda kaldığımız otelin ve otelin bulunduğu Saint Marie caddesi üzerindeki Saint Marie kilisesinin resmini görebilirsiniz:

 

 

Brüksel'de kaldığımız Hotel Bloom'un cepheden görünümü.

 

 

Hotel Bloom'un önünden St Marie caddesi ve St Marie kilisesinin görünümü.

 

 

Hotel Bloom'da kaldığım 303 numaralı oda.

 

Brüksel'de beni en çok etkileyen şeylerden birisi de insanların birbirine olan saygısı oldu. Her ırktan, milletten ve dinden insan yaşamasına rağmen birbirlerinin yaşam alanlarına ve değerlerine karşı çok saygılılar ve birlikte yaşama kültürünü içselleştirmişler. Sokaklarda mini etekli bayanlar da var, türbanlı ya da çarşaflı bayanlar da... Zencisi de var, beyazı da... Ama hiç kimse birbirine karışmıyor ve son derece saygı duyuyorlar. Metroda, tramvayda, otobüste ya da yolda yürürken birbirine gülümseyen insanları görmek beni çok etkiledi. Ancak bu saygıyı en çok trafikte görmek mümkün. Şehrin trafiği karışık ve yoğun olmasına rağmen birbirlerine (ve özellikle yayalara) karşı çok hoşgörülüler. Bir yayanın karşıdan karşıya geçtiğini gören bütün otomobiller anında duruyor ve yayaya yol veriyorlar. Hattâ tam köşeyi dönerken kocaman bir otobüsün tehlikeli bir şekilde durması ve bana yol vermesi çok ilgimi çekti. Otobüsün arkasından gelen araçların da durması ve bir sürücünün bana gülümsemesi daha da ilgimi çekti. :)

 

Hazır söz trafikten açılmışken Brüksel'deki metro sistemine değinmemek olmaz. Gerçekten çok gelişmiş ve şehrin her tarafını dolaşan bir metro sistemleri var. 1, 2, 3 günlük metro biletlerinizi metro istasyonlarındaki makinelerden kredi kartınızla ya da bozuk paranızla alabiliyor ve şehrin her yerine metroyla ulaşabiliyorsunuz. Ancak metro istasyonlarında gişe görevlileri yok, her şeyinizi makinelerle halletmek zorundasınız. Metro sistemini ve işleyişini anladığınızda çok da sorun olmuyor bu. Aşağıdaki resimde bir metro istasyonunun genel yapısını görebilirsiniz:

 

 

Brüksel'de bir metro istasyonu.

 

İnsanlar toplu taşıma araçlarını çok yoğun olarak kullanıyor Brüksel'de. Günün her saatinde metrolarda, tramvaylarda, otobüslerde insanları görmek mümkün. Yine bisiklet kullanımı da çok yaygın. Kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlılar sürekli bisikletle bir yerlere gidip geliyorlar.

 

Şehirde çok kolay dolaşabiliyorsunuz. Çok kolay bir yapısı var. Zaten her tarafta bulabileceğiniz şehir haritaları size yol gösterebileceği gibi, herhangi birine de yolunuzu sorarsanız seve seve tarif edecektir. Brüksel'de kaç kişiye yol tarifi sorduysam bana coşkuyla tarifi yaptığı gibi neredeyse gideceğim yere kadar da eşlik etti. Bu açıdan da Brükselliler cana yakın ve yardım sever insanlar.

 

Bunların dışında dikkatimi çeken bir şey de; insanların (özellikle bayanların) neredeyse hepsinin zayıf olmasıydı. Şişman insan yok denecek kadar az. Sanıyorum spor yapmaları ve yiyeceklerinin özelliği bunda önemli bir etken. Yemek demişken; Brüksel'de yemekler genellikle yenebilecek düzeyde ve bizim damak tadımıza da uygun. Elbette çok yağlı ve tuzlu yiyecekleri yemiyorlar. (Örneğin ben Open Days resepsiyonunda ikram edilen cipsi yediğimde hiç yağ ve tuz olmamasına çok şaşırmıştım.) Kısaca yağı ve tuzu neredeyse hiç kullanmıyorlar. Bir de "waffle"ı çok seviyorlar ve yiyorlar. Şehrin çeşitli lokantalarında balık, pizza, tavuk, hamburger, salata, peynir gibi bizim de damak zevkimize ve dini hassasiyetlerimize uygun yiyecekler bulmak mümkün. Bu açıdan yiyecek konusunda hiç sıkıntı çekmedim. Eğer yemek konusunda yine de tereddüt geçiriyorsanız, Saint Marie caddesinin arkasındaki Türk Mahallesi'nde Türk kültürüne uygun yemekler bulmanız mümkün. Ben de genellikle burada yedim yemeklerimi.

 

Hazır söz Türk Mahallesi'nden açılmışken biraz da buradan söz edeyim: Neredeyse 1 kilometrelik bir çizgi boyunca uzanan bu mahallede genellikle Afyon / Emirdağlı Türk'lerin işlettiği lokantalar, bakkallar ve manavlar bulabiliyorsunuz. Bu bölgede cami de bulmanız mümkün. (Brüksel'de şehrin birkaç yerinde de cami var.) Bunlara ek olarak Brüksel'in her tarafında her an Türkçe konuşan birine rastlamanız olası. Bu açıdan hiç yabancılık çekmiyorsunuz. Neredeyse her köşe başında bir Türk bulunuyor ve bu da kaybolma riskinizi ortadan kaldırıyor. :)

 

Brüksel'de konuşulan dil genellikle Fransızca. Felemenkçe ve bazı bölgelerde Almanca da konuşuluyor. Ancak hemen herkes İngilizce biliyor. Bu yüzden biraz İngilizceniz varsa Brüksel'de herkesle her konuda çok rahat anlaşabilir ve sıkıntı çekmezsiniz.

 

Brüksel deyince kahve kültürüne de değinmeden geçmek olmaz sanırım. Brüksel'de demleme çay bulmanız imkânsız, ancak çeşitli kahve türleri bulup tadına bakabilirsiniz. (Elbette Türk kahvesi değil.) :) Meydanlarda, parklarda, kaldırım kenarlarında kahve keyfi yapabileceğiniz çok yer var. Fiyatları da çok pahalı değil. Bu yüzden eğer Brüksel'e giderseniz mutlaka bir kahve içmenizi öneririm.

 

Son olarak kahvenin yanı sıra Brüksel'de suların da çok lezzetli olduğunu söylemek gerek. Genellikle "Spa" markı ambalajlı sular satılıyor ancak musluk sularını da gönül rahatlığıyla içmek mümkün. Yeri gelmişken Belçikalıların "Gas Water" dedikleri gazlı su (yani soda) da Brüksel'de çok sevilen içecekler arasında.

 

ŞEHRİN GÖRÜLMEYE DEĞER YERLERİ:

 

Grand Place:

 

Brüksel'de görülmesi gereken en önemli yerlerden birisi Grand Place. Brüksel'in merkezinde yer alıyor ve şehrin en önemli meydanı. 68x110 metre boyutlarında olan meydanın etrafında birçok muhteşem yapı olduğu gibi Belediye Binası da burada yer alıyor. Meydanın çevresinde birçok kafe, hediyelik eşya dükkânları ve çikolata alabileceğiniz yerler var. (Brüksel'in çikolataları çok meşhur ve bu konuda çok önemli bir sektör oluşturmuşlar.) Zaman zaman bu meydana çiçek desenli çok büyük bir halı seriyorlarmış ama ben orada bulunduğum sürece böyle bir olaya rast gelmedim. Aşağıdaki resimlerde Grand Place meydanından birkaç enstantane görebilirsiniz:

 

 

Grand Place meydanından bir görüntü.

 

 

Grand Place meydanından başka bir görüntü.

 

 

Grand Place meydanında ben.

 

Manneken Piss (İşeyen Çocuk Heykeli):

 

Grand Place meydanına çok yakın bir mesafede bulunan ve Brüksellilerin bütün dünyaya çok güzel bir şekilde pazarladıkları Manneken Piss (İşeyen Çocuk Heykeli) de görülmesi gereken yerlerden sayılıyor. Ancak ben çok fazla sevemedim ve bu kadar meşhur olmasına bir anlam veremedim. Zira çok büyük bir heykel beklerken beni bir sokak arasında çok küçük bir heykel karşıladı. Bu heykelle ilgili birkaç değişik efsane de var. Zaman zaman bu küçük heykele giysiler giydirip törenler yapıyorlarmış ama bana denk gelmedi. Beni çok etkilemesine rağmen Brüksel'e gidince "görmedim" dememek için gitmenizde fayda var.

 

 

Manneken Piss (İşeyen Çocuk Heykeli)

 

 

İşeyen Çocuk Heykeli önünde ben.

 

Atomium:

 

Brüksel'e gidince mutlaka görmeniz gereken yerlerden birinin de Atomium olduğunu düşünüyorum. 1958 yılında yapılmış olan 102 metre yüksekliğindeki bu yapı, demirin kristal yapısının 165 milyon kez büyütülmesinden esinlenilmiş ve dokuz çelik küreden oluşuyor. Küreler 12 çelik boru ile birbirine bağlı ve aralarında geçiş yapabiliyorsunuz. Ben gittiğimde üstteki 3 küre ziyarete kapatılmıştı ancak diğer küreleri ziyaret etmek mümkün. Kürelere bazen normal bazen de yürüyen merdivenlerle geçiş yapabiliyorsunuz. Yürüyen merdivenler gerçekten çok dik ve hızlı. Giriş ücreti 11 Euro olan bu yapıda, önce ortadaki küreye bir asansörle çıkıyor ve yukarıdan bütün Heysel'i (Atomium, Heysel'de bulunuyor) izleyebiliyorsunuz. Daha sonra yine asansörle inip, bu sefer diğer kürelere merdivenlerle çıkıp bir çeşit bilim müzesi diyebileceğim kürelerin içini dolaşabiliyorsunuz. Bu kürelerin çapı 18 metre. Gerçekten Atomium'dan manzarayı izlemek, hatta Atomium'un çevresinde bulunmak muhteşem bir duygu. Zira Atomium'un bulunduğu bölgenin çevresi neredeyse ormanlık bir alan ve yeşilliklerle dolu. Bu açıdan da manzarası harika. Aşağıdaki resimlerde Atomium'dan bazı görüntüler sanırım ne demek istediğimi anlatacaktır:

 

 

Atomium önünde.

 

 

Atomium'un ortadaki küresinden diğer kürelerden birinin görünüşü.

 

 

Atomium'dan Heysel'in ve Heysel Stadyumunun görünüşü.

 

 

Atomium çevresindeki doğal güzelliklerden biri.

 

Leopold Parkı:

 

Avrupa Birliği Parlamento Binası yakınlarındaki Leopold Parkı da Brüksel'deki görülmeye değer güzelliklerin başında geliyor:

 

 

Leopold Parkında bir anı.

 

 

Leopold Parkında atlı polisler.

 

 

Leopold Parkından bir manzara.

 

Botanik Parkı:

 

Brüksel'de beni en çok etkileyen yerlerden biri de otelimizin hemen yanı başında bulunan Botanik Parkı oldu. Yeşiliyle, ağaçlarıyla ve gölüyle beni büyüleyen bu parkı eğer Brüksel'e yolunuz düşerse mutlaka görmenizi isterim. Aşağıya Botanik Park'ta çektiğim fotoğraflardan 4 tanesini koyuyorum:

 

 

 

 

 

 

Lüksemburg Meydanı:

 

Yine Avrupa Birliği Parlamento Binasına çok yakın olan bu meydan da ünlü yerlerden birisi ve gitmişken orada da bir fotoğraf çektirdim:

 

 

 

Avrupa Birliği Parlamento Binası:

 

Brüksel'i Brüksel yapan yapılardan birisi de Avrupa Birliği Parlamento Binası. Bu binanın çevresinde Avrupa Birliği'ne ait çeşitli kongre binaları, konsey binaları ve toplantı alanları bulunmakta.

 

 

Avrupa Parlamentosu Binası

 

 

Parlamentarium önünde poz verirken.

 

 

Çizgi Roman Müzesi (Comic Book Strip Centre):

 

Belçika'nın en önemli değerlerinden birisi de çizerleri ve meşhur ettikleri kahramanlar. Örneğin Tenten'in çizeri Herge, Belçika'nın en önemli çizerlerinden. İşte Brüksel'de bir çizgi roman müzesi oluşturmuşlar ve birçok ünlü çizgi roman çizerinin orijinal çizimlerini, çeşitli çalışmalarını, özel eşyalarını ve daha birçok şeyi sergilemişler. Bu müzede çok zaman geçirdim ve çok eğlendim. Red Kit'ten tutun da, Tenten'e, Şirinler'e, Asterix'e kadar çocukluğumun birçok kahramanını çizerleriyle beraber görmek, onlar hakkında bir sürü şey öğrenmek beni inanılmaz derecede tatmin etti. Botanique bölgesindeki metro istasyonundan sola döndüğünüz zaman biraz yürüyünce Cedric heykelini görüyorsunuz. Bu heykelin bulunduğu sokaktan aşağıya inince de sokak arasında bulunan Çizgi Roman Müzesi sizi karşılıyor. Çocuk ruhunu kaybetmeyen herkesin görmesinde fayda olduğunu düşündüğüm bir ziyaret yeri. Fiyatı 8 Euro.

 

 

Çizgi Roman Müzesinin bulunduğu sokağın girişindeki Cedric heykeli.

 

 

Çizgi Roman Müzesinin girişindeki Şirinler figürü.

 

 

Ünlü çizer E.P. Jacobs'un çalışma masası ve özel eşyaları.

 

 

Tenten ve arkadaşlarının parmak kuklaları.

 

 

Bir çizimin önünde poz verirken.

 

 

Çizgi Roman Müzesinde muziplik yaparken. :))))

 

St. Michael Katedrali:

 

Brüksel'deki önemli yapılardan biri de St. Michael Katedrali. Aslında tam ismi St. Michael and St. Gudula Katedrali. 9. yüzyılda Roma Katolik Kilisesi olarak yapılmış olan bu katedral 13. yüzyılda yenilenmiş. Aşağıda bu yapının içinden ve dışından çektiğim fotoğrafların bazılarına göz atabilirsiniz:

 

 

 

 

 

 

Brüksel'deki gezilmesi gereken yerler yukarıda saydıklarımla sınırlı değil ve benim gittiğim yerler de bu kadar değil elbette. Ancak gezdiğim yerlerden en önemli gördüklerimi buraya aldım. Örneğin bir "Doğal Tarih Müzesi", bir "Kraliyet Sarayı" da mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

 

 

BRUGGE İZLENİMLERİM:

 

Brüksel'e gitmişken, bir saatlik mesafede bulunan ve otantik bir şehir olan Brugge'e uğramamak olmazdı. Brüksel'den Brugge'e trenle bir saatte varabiliyorsunuz ve neredeyse yarım saate bir tren bulmanız mümkün. Kişi başı tren bileti 27 Euro iken en az 10 kişilik bir grupla giderseniz bilet fiyatı kişi başı 15 Euro'ya düşüyor.

 

Brugge şehrine varınca trenden iner inmez sizi muhteşem bir kent karşılıyor. Yüzyıllardır yapısını bozmamış bu şehirde bütün evler en fazla iki katlı. Sokakları neredeyse terk edilmiş bir görünümde. Otantik ve mistik havasını koruyan bu şehirde hayat çok yavaş akıyor. Dükkânlar ikindin erken saatlerde kapanıyor. Saat 16:00'dan sonra dükkânlar yavaş yavaş kapanıyor ve şehir meydanındaki kafeler ve lokantalar açık kalıyor. Bana terk edilmiş bir kasaba izlenimi veren bu şehir, bir kanal kenti. Şehir kanallarla çevrilmiş ve Brugge'e gidince mutlaka teknelerle kanal turu yapmak gerek. Şehrin tadına böyle varabiliyorsunuz. Ancak kanal suyu akan bir su değil ve sanıyorum bu açıdan (özellikle mazgalların yanından geçerken) burnunuza ağır bir koku geliyor. Fakat bunun dışında sokaklarıyla, insanlarıyla, mimari yapılarıyla ve her köşede rastlayabileceğiniz tarihi heykelleriyle çok ilginizi çekecek bir kent olacağını düşünüyorum.

 

 

Brugge'de bir sokağın görünüşü.

 

 

Brugge'de şehir meydanı.

 

 

Brugge şehir meydanında ben.

 

 

Brugge kanalının köprüden görünüşü.

 

 

Brugge'de şehir içindeki köprüden bir manzara.

 

 

Ünlü Flaman ressam Jan Van Eyck'in Brugge'de bulunan büyük heykeli.

 

 

Brugge'de tekne turuyla kanalı dolaşırken.

 

SONUÇ VE SON SÖZLER:

 

Brüksel ve Brugge izlenimlerimin bir kısmını aktarmaya çalıştığım bu yazıma burada son verirken birkaç şey daha söylemek istiyorum: Brüksel gerçekten çok güzel bir şehir ve Avrupa'ya gidilince görülmesi gereken yerlerden. Kendinizi evinizde gibi hissedebiliyor, şehri çok kolay tanıyor ve yabancılık çekmiyorsunuz. Eğer bir turizm bürosundan bir rehber kitap alırsanız şehrin gezilecek ve görülecek çok daha fazla yeri olduğuna şahit olacaksınız.

 

Uçakla Türkiye'den (İstanbul'dan) yaklaşık 3,5 saat süren bu "sürprizler şehri"ne umarım sizin de bir gün yolunuz düşer ve Grand Place meydanında bir kahve içme imkânınız olur.

 

(13 Ekim 2012)

 

gitarisyen

(M. Feridun GÜLSAN)

 

"YAŞADIKLARIM" Sayfasına Geri Dön

 

Tasarlayan: gitarisyen

 Bu site en iyi Internet Explorer ile 1024 X 768 çözünürlükte görüntülenir. © 2011